Kategoriler
Bilim & İnsan

Sigmund Freud | Hayatı, sözleri, psikanaliz ve bilinçdışı kuramı

Sigmund Freud, Freiberg'de, şimdi Çekya'da yer alan Pribor'da, nispeten fakir bir Yahudi ailesinde doğdu. 14 yaşındayken ailesi Viyana'ya göç etti, Freud daha sonra burada altın çağını yaşayan bir tıp fakültesine gitti. Okulda 1870'lerde deneysel Helmholtz tıp ekolünün öncü üyelerinden Ernst von Brücke gözetiminde nörolojide uzmanlaştı. 1885'te ilk nöroloji profesörü ve klinik gözlem savunucusu Jean-Martin Charcot gözetiminde eğitim almak için Paris'e gitti.

Charcot'a yaptığı ziyaret oldukça kısa süreli olmasına rağmen Freud açısından bir dönüm noktasıydı. Çünkü Freud'un bazı nörolojik bozuklukların (histeri gibi) en iyi psikolojiyle anlaşıldığını fark etmesini sağladı. 1886 yılında Viyana'ya döndüğünde klinik uygulamalara başladı ve bu tür bozukluklarda uzmanlaştı. 1938'te Naziler tarafından ele geçirilinceye kadar Viyana'da kaldı. O yıl Londra'ya kaçtı (burada 1936 yılında ölmeden bir yıl önce, Kraliyet Cemiyeti'nin fahri üyesi seçildi).

Sigmund Freud kimdir?

Freud'u diğer bilim insanlarından ayıran şey incelediği konuydu. Bütün bilim insanları doğanın bir kısmını araştırır; örneğin yıldızları, dağları, kuşları, arıları, molekülleri ve atomları. Bunlar, ne kadar küçük ya da büyük olduğu fark etmez, sonuçta birer inceleme nesnesidir. Bilim insanları bunları sadece bize göründükleri öznel şekliyle değil, nesnel (gerçekte oldukları gibi) olarak tanımlama peşindedir. Öznellik bilimde ana hata kaynağı kabul edilir. Freud ise tersine, gözlemleyen nesneyi – diğer bilim insanlarının çalışmalarından kesinlikle hariç tutmak için çabaladığı şeyi – çalışma nesnesi yapmıştır. Bunun başını derde sokması kaçınılmazdır.

Öznelliğin doğanın bir parçası olduğunu inkar etmek zordur. Öznellik mevcuttur, vardır. Rene Descartes'in meşhur hükmünde ileri sürdüğü üzere, öznellik doğanın bizim açımızdan en kesin kısmıdır: "Düşünüyorum, öyleyse varım." Ama düşünce (ve duygu) gibi şeyler nesnel dünyada mevcut değildir; sadece bizde mevcuttur. Bu, Descartes'in diğer meşhur hükmüne varmasına yol açmıştır. Doğa iki farklı malzemeden oluşuyor gibi gözüküyor, demiştir: Fiziksel ve psikolojik malzeme. Bu hüküm bilim insanlarının doğanın psikolojik kısmını çalışmalarından hariç tutmalarını kolaylaştırmış ama psikolojik kısmın yürürlükten kaldırılmasına yol açmamıştır. Psikolojik unsurlar (örneğin düşünce ve duygular) yine de mevcuttur. Mevcuttur ama bilimin dışındadır. Bu da bilimin başını belaya sokacaktır.

Psikolojik nedenlerin nasıl fiziksel etkileri olur? Bir düşünce – parmağımı oynatacağım – nasıl olur da parmağı gerçekten oynatır? Bu Descartes'ten beri felsefecilerin başını ağrıtan, adı kötüye çıkmış "beden-zihin" sorunudur. Bilim insanlarına göre Descartes'in vardığı sonuç yanlış olmalıdır; kütle ve enerjiye sahip nesneler kütle ve enerjisi bulunmayan şeylerce etkilenemez. Termodinamiğin birinci yasası (enerji korunumu), fizik anlayışımızın temeli, bu olasılıkla çelişir. Bu da Descartes'in felsefesinin dikkate alınmaması gerektiğine işaret etmiş ve gerçekten de bununla sonuçlanmıştır.

Sigmund Freud'un psikolojiye yaklaşımı

Jean-Martin Charcoat tam gelişmiş bir histeri vakasını sunarken. Charcoat klinik gözlemin değerini öğretti ve yaklaşımı Freud'un ampirik kanıtı aşan nöroloji teorilerinden kuşku duymasına yol açtı
Jean-Martin Charcot tam gelişmiş bir histeri vakasını sunarken. Charcot klinik gözlemin değerini öğretti ve yaklaşımı Freud'un ampirik kanıtı aşan nöroloji teorilerinden kuşku duymasına yol açtı

Sigmund Freud'un yaklaşımına karşı iki ana akım alternatif vardı. Birincisini psikanalizi gerçekleştirmeden önce Freud'un kendisi benimsemişti. İkincisi daha sonra psikanalize muhalif bir alternatif olarak öne çıktı. İlk yaklaşım zihnin kendisini değil, daha ziyade fiziksel "etkinlik sahnesini" – beyni – inceleme ve beynin işlevlerinden zihnin yasalarını çıkarsama girişimiydi. Sigmund Freud 1895'e kadar bunu yaptı. Bu yöntemi benimseyen bilim insanlarının büyük bölümü olmasa da pek çoğu öznelliğin fiziksel bağlantısını incelemenin öznelliğin kendisini incelemekten daha bilimsel (daha nesnel) olduğunu savunmakla durmadı; öznelliğin gerçekte mevcut olmadığını ileri sürdü. Sadece, nihayetinde fiziksel şeylere indirgenebilecek tezahürler içeriyordu.

Bu kurnaz hamlenin sorunu bizi başladığımız noktaya döndürmesi ve bir kez daha öznelliği bilimden dışarı atmasıdır. Çünkü kimse öznel tezahürlerin fiziksel şeylere nasıl indirgenebileceğini ya da başka bir deyişle fiziksel şeylerin tezahürlere nasıl yol açtığını açıklayamamaktadır. Bu nedenle Freud bu yaklaşımı 1899'da The Interpretation of Dreams (Rüyaların Yorumu) yayımlanmadan önce terk etti veya kendi sözleriyle "1895'te ya da 1900'de ya da ikisisinin arasında bir yerde".

Diğer ana akım alternatif "davranışçılık" yaklaşımıydı. 1920'lerde tanınmaya başlayan bu yaklaşım da doğrudan zihin üzerinde çalışmadı. Bunun yerine zihnin gözlemlenebilen girdi ve çıktılarını – uyarana tepkilerini – inceledi. Bu gözlemlenebilen olaylardan tepkileri üreten yasalar çıkarsandı. Bunlar zihnin yasalarıydı. Yöntemsel varsayımları gerektirmemesine rağmen, çoğu davranışçı bir adım ileri giderek zihnin (öznelliğin) kendisinin mevcut olmadığını iddia etti. Zihnin yasalarını "öğrenme" dedikleri mekanizmaya indirgediler. Bunu neden yaptıklarını tahmin etmek zor değildir: Zihnin doğasında nesne gibi davranmak yoktur. Zihin nesne değildir. Bugünkü ana akım yaklaşım – bilişsel nörobilim (hem nörobilim hem de davranışçılıktan gelmektedir) – halen bu olguyu büyük oranda görmezden gelir.

Zihin – beden ayrımı çözülüyor

Peki, o zaman Freud'un yaklaşımı neydi? Öznellik olgusunu (koşutu olmayan olgu diyerek) başlangıç noktası aldı. Daha sonra standart ortamda, binlerce nesnel deneyim örneğini yakından gözlemledi. Bu zeminde deneyimleri destekleyen yasaları çıkarsamaya çalıştı. Sigmund Freud bunu yaparak normal bilim yapmadığının gayet farkındaydı: "Yazdığım vaka hikayelerinin kısa hikayelermiş gibi okunacak olması ve denilebileceği gibi, bilimin ciddi mühründen yoksun olmaları bana tuhaf geliyor. Benim herhangi bir seçimimin değil, öznenin doğasının açıkça bundan sorulu olmasıyla kendimi avutmalıyım."

Bu nedenle Freud büyük oranda vaka hikayeleri ile hatırlanır. Bunların ilki ve belki de en meşhuru semptomlarını tetikleyen psikolojik travmalar hakkında konuştuğunda semptomlarının anında iyileştiğini gözlemleyen "Anna O" vaka hikayesidir (aslında meslektaşının, Josef Breuer'in hastasıdır). Bu vaka "konuşma tedavisinin" kökenidir. Freud pek çok histeri vakasında (örneğin "Dora'') ve diğer nevrozlarda ("Fare Adam", "Küçük Hans" ve "Kurt Adam") benzeri gözlemleri raporlamaya devam etti.

Bu yolda yaptığı temel keşfi, nörotik semptomları tetikleyen olayların yalnızca geriye doğru takip edilerek anlaşılabileceği oldu. Bu geriye takip bize bakan kimseye karşı güçlü cinsel ve saldırgan hisler biçiminde ifade edilen ve türümüzün içgüdüsel yapısına indirgenebilen ilk bağlantıya (kötü şöhretli Oedipus komplekse) dek uzanıyordu. Freud nevrozun temel mekanizmasının içgüdülerin başarısız bastırılması olduğu sonucuna vardı. Daha sonra bunu psikoz gibi (Yargıç Schreber vakası) içgüdüleri değil dış dünyada hayal kırıklığı yaratan şeyleri inkar etmek için yapılan girişimin başarısız olmasından doğan diğer ruhsal hastalıkların mekanizması ile karşılaştırdı.

Metapsikoloji

Freud Gizli Komite diye bilinen sadık takipçi grubuyla birlikte. 1912'de oluşan ve 20 yıl sonra dağılan grubun altı üyesi, çoğu psikiyatri değil nöroloji uzmanlığı yapmış olmalarına rağmen Avrupa'da psikanalizin öncü şahsiyetlerindendi
Freud, Gizli Komite diye bilinen sadık takipçi grubuyla birlikte. 1912'de oluşan ve 20 yıl sonra dağılan grubun altı üyesi, çoğu psikiyatri değil nöroloji uzmanlığı yapmış olmalarına rağmen Avrupa'da psikanalizin öncü şahsiyetlerindendi

Sigmund Freud bu şekilde çıkarsama yoluyla elde ettiği yasalara "metapsikoloji" adını verdi. Bu kavramla, zihin-beden sorununu çözmeye çalıştı ("metafiziği metapsikolojiye dönüştürmeyi" amaçladı). Freud için öznel ruhsal hayatı düzenleyen yasaların fiziksel hayatı düzenleyenlerle benzer olması gerekiyordu. Bu, Helmholtz ekolünden hocaları tarafından talep edilmişti; bu hocalar şu resmi yemini ederlerdi: "Organizmalarda sıradan fiziksel-kimyasal kuvvetler dışında etkin kuvvet yoktur. Şu zamanda bu kuvvetlerle açıklanamayan vakalarda ya fiziksel-matematiksel yöntemler aracılığıyla kuvvetin etkinliğinin özel yolunu ya da biçimini bulmalı veya maddede içkin, kimyasal fiziksel kuvvetlere eş saygınlıkta, itme-çekme kuvvetlerine indirgelenebilen yeni bir kuvvet varsayılmalıdır."

Freud'un varsaydığı psikolojik kuvvetler (libidinal dürdü, bastırma, inkar, vb) ona beynin işlevsel örgütlenişiyle koşut olduğunu bildiği zihnin işlevsel örgütlenişini tanımlayabileceği bir dil sağladı. Freud başlangıçta beynin işlevinden zihin yasalarını çıkarmaya giriştiği gibi, daha sonra zihnin işleyişinden beynin yasalarını çıkarmayı denedi. Bu yöntemsel tersine gidişi tamamen faydacı nedenlerle yaptı: O zamanlar beynin işlevlerini inceleyebilecek bilimsel aletler yoktu.

Freud'un gözlemlerinden çıkardığı yasalar modern bilişsel psikolojininkiler gibi, işlevsel (soyut) yasalardı, fizyolojik (somut) değildi. Freud'un bu "işlevselcilik" yaklaşımına öncü olduğu genellikle bilinmez. "Her ne kadar zihnin ve beynin farklı gözlemsel başlangıç noktaları olsa da, son kertede aynı 'şeylerdir' ve bu nedenle altta ortak bir düzenlenişe sahip olmalılardır" olgusunu bağdaştırmak için bunu yaptı. (Bu soyut şeye "zihinsel aygıt" adını verdi.) Bu yüzden Freud şu tuhaf ifadede ısrar etti: "Fiziksel olan kendi içinde bilinçdışıdır."

Bilinçdışı zihinsel aygıt kavramı Freud'a zihin ve beden arasında "uzun zamandır aranan o bağı" verdi. Bugün Freud'un bilimsel varisleri onun sonuçlarını modern nörobilimin aletleriyle (örneğin işlevsel beyin görüntülemesi ile) yeniden gözden geçirip düzeltiyorlar, bir yandan da zihnin içkin özelliklerini halen görmezden gelen ve böylece nasıl işlediğine dair bazı temel olguları atlayan nörobilim uzmanlarının hatalarını düzeltmek için çalışıyorlar.

Sigmund Freud'un sözleri

  • “Bir gün geçmişe baktığınızda zorluk çektiğiniz yıllar size en güzel gelecek.”
  • “Kendine karşı tamamen dürüst olmak iyi bir egzersizdir.”
  • “Çoğu insan gerçekten özgürlük istemez, çünkü özgürlük sorumluluk içerir ve çoğu insan sorumluluktan korkar.”
  • “İfade edilmemiş duygular asla ölmeyecek. Canlı gömülürler ve sonra çirkin yollarla ortaya çıkarlar. ”
  • “Acıya karşı asla sevdiğimizde olduğu kadar savunmasız değiliz.”
  • "Gücünüzü zayıflıklarınızdan alırsınız."
  • “Bir düşünce unutulduğunda nereye gider?”
  • “Bir kadın erkeği yumuşatmalı ama zayıflatmamalı.”

Yazar Burcu Kara

Genellikle modern tarih, yakın tarih ve popüler bilim üstüne içerikler üretiyor. Özel ilgi alanları arasında Kuzey Afrika ve Güney Amerika'nın sömürge tarihi ve Avrupa'daki eski monarşiler yer alıyor.